|
Eskiçağda balıkçılık, bugün olduğu gibi, önemli bir gelir kaynağı idi. Byzantion da, İstanbul Boğazı'nda yer alması itibariyle, Karadeniz'den Ege Denizi'ne doğru göç eden balıkların geçiş yerinde bulunuyordu. Boğazdaki balıkların en önemlileri, palamut ve ton balığı idi. Eskiçağda, Boğazda, bugün azalmakla birlikte, gerek palamut gerekse ton balığından bol miktarda bulunmaktaydı.
Byzantion, yani bugünkü İstanbul, İ.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul
Boğazı'nın Trakya yakasında kurulmuş bir Megara kolonisidir. Fakat genellikle
kabul edilen görüşe göre, Byzantion'un kuruluşunda başka yerlerden gelen kolonistlerin
de payı vardır. Kentin ilk çekirdeği ve akropolisi bugünkü Topkapı Sarayı ve
Ayasofya'nın bulunduğu yerdeydi. Kent zamanla gelişmiş, Hellenistik ve Roma
çağında bugünkü Eminönü, Sultanahmet, Cağaloğlu ve Çemberlitaş'ın bulunduğu
alana ve daha fazlasına yayılmıştı.
Byzantion'un hemen karşısında, Anadolu yakasında yer alan Kalkhedon'un
(Kadıköy)
neden Byzantion'dan daha önce kurulmuş olduğu, daha o zamandan beri insanların
kafasını meşgul etmiş ve çeşitli antik yazarlar, Byzantion'un konumunun daha
elverişli olduğundan dolayı, bölgeye ilk gelen kolonistlerin önce Byzantion'un
bulunduğu yere yerleşmelerinin daha mantıklı olacağını ileri sürmüşlerdir. Bunu
yapmadıkları için de onları kör olmakla suçlamışlardır. Kalkhedonluları, Kadıköy
yakasını tercih etmeye iten neden ne idi ? Bu yazı konusunu esas olarak Byzantion'un
palamutları oluşturduğundan bu sorunu irdelemeden, burada yalnızca en fazla
benimsenen görüşü belirtelim:
Byzantion'un yeri, Karadeniz ticareti ile önem kazanmıştır. Kalkhedon
kurulduğunda,
Karadeniz ticareti henüz önem kazanmamıştı. Yeni yurt edinmeye çıkan kolonistler
için tarım yapabilecek topraklara yerleşmek yeterliydi. Kuşkusuz, Byzantion'un
bulunduğu Trakya yakasının, Trak kabilelerinin olası saldırıları için güvenli
olmadığı da bir gerçekti. Yelkenli gemilerle Çanakkale Boğazı'ndan (Hellespontos)
geçerek Marmara Denizi'ne (Propontis) giren kolonistlerin, doğal koşulların
daha elverişli olduğu Anadolu kıyılarını izleyerek İstanbul Boğazı'na vardıkları
ve hemen orada Kalkhedon'u kurdukları da ileri sürülmektedir.
Balıkların Göçü
Eskiçağda balıkçılık, bugün olduğu gibi, önemli bir gelir kaynağı idi.
Byzantion
da, İstanbul Boğazı'nda yer alması itibariyle, Karadeniz'den Ege Denizi'ne doğru
göç eden balıkların geçiş yerinde bulunuyordu. Boğazdaki balıkların en önemlileri,
palamut ve ton balığı idi. Palamut ve ton balıkları, büyüklük ve anatomik özellikleriyle
birbirine çok benzemektedirler. Ton balığının (orkinoz) bazı türlerinin boyları
3-4 metreye kadar varmaktadır. Palamut/torik ise ton balığına göre nispeten
daha ufak boyda olmasına karşın, bazı türleri yarım metre civarındadır. Eskiçağda,
Boğazda, bugün azalmakla birlikte, gerek palamut gerekse ton.balığından bol
miktarda bulunmaktaydı. Özellikle, "Altın Boynuz" olarak bilinen Haliç,
palamut kaynamaktaydı.
Her iki balık ta göç eden balıklardandır. Yani kışın Akdeniz ya da Marmara
Denizi'nde (Propontis), yazın ise Karadeniz'de (Pontos Eukseinos) yaşarlar.
Bu nedenle yazın beslenmek üzere Karadenize çıkan (anavaşya) palamutlar ve ton
balıkları kış yaklaşınca, İstanbul Boğazı'ndan (Bosporos) geçerek Marmara'ya
gelirler ve bir kısmı da Ege Denizi ile Akdeniz'e giderler (katavaşya).
Sonbaharda, soğuk kuzey rüzgarları esip Karadenizin sularını allak bullak
etmeye
başladığında, Boğaza yönelen ilk balıklar palamutlardır. Onların arkasından
torikler gelir. Kasım sonlarında ise Marmara'ya giren son göç dalgasını uskumrular
oluşturur. Kışı orada geçirip, ilkbaharın başlarında Karadeniz'e dönerler. Dönüş
yolculuğunda onları torikler izler. Kuşkusuz bu göç balıklarının en büyüğü ton
idi. Plinius Boğazdaki ton balıkları hakkında şunları söylemektedir:
"...Baharda sürü halinde Akdeniz'den Karadeniz'e girerler ve başka
bir
yerde üremezler. Yumurtalamadan sonra sonbaharda geri dönerlerken, balıklara
refakat eden yavru balığa "cordy la" denir; baharda, çamur balığı
ya da pelamys (palamut) olarak adlandırılarlar ve bir yılı doldurduklarında
ise ton balığı adını alırlar...pelamys (palamut) evresine gelmiş olanlar, dilimler
halinde kesilerek ya da küp gibi ufak parçalara ayrılarak (yenebilir)."
Plinius, palamut balığının belli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra ton balığı
adını aldığını söylemektedir. Yani ona göre, ton balığı ile palamut aynı balıktır.
Plinius, ton balığının sağ gözü ile daha iyi görebildiğinden (gerçekte öyle
olmasa da), Karadeniz'e sağ kıyıyı izleyerek girdiklerine, çıkarken de sol kıyıyı
izleyerek çıktıklarına inanıldığını söylemektedir. Bu arada, Boğazlardaki balıkların
bolluğundan söz eden en erken kaynağımızın Homeros olduğunu da belirtelim.
Boğaz'daki Akıntının Önemi
Eskiçağda birçok kıyı kenti balıkçılıkla uğraşmıştır. Fakat, Byzantion gibi
bir boğaz üzerinde kurulmuş kentlerin sayısı yalnızca birkaç tanedir. Dolayısıyla,
balıkların göç mevsiminde bu kentler, yıllık gelirlerinin önemli bir kısmını
balıklardan sağlamaktaydılar. Pek çok antik yazar Boğaz'daki balık bolluğundan
söz etmektedir. Byzantion'un da en önemli gelir kaynaklarından birini, belki
de başlıcasını, palamutlar ve ton balıkları oluşturuyordu. Bu balıklar, Byzantion
için öylesine önemliydi ki kentin sembolü haline gelmişlerdi. Boğazdaki akıntının
da Byzantion lehine olması, kent için bulunmaz bir fırsattı. Akıntı nedeniyle
balıklar ister istemez Byzantion'a doğru geliyorlardı. Nitekim Strabon bu konuda
şöyle demektedir :
"...Fakat karşı kıyıdaki Kalkhedonlular, fazla uzakta olmamalarına rağmen,
bu zenginlikten pay alamamaktadırlar; çünkü palamutlar onların kıyılarına yanaşmazlar"
Altın Boynuz
İngilizcede, Golden Horn; Almancada, Goldenes Horn; Fransızcada ise Corne d'Or
olarak geçen Altın Boynuz, İstanbul ile Beyoğlu'nun bulunduğu platoları ayıran
Haliç'e eskiçağda verilmiş bir addır. Arapça bir sözcük olan Haliç, Osmanlı
döneminde Halic-i Konstantiniyye ya da Halic-i Dersaadet olarak anılmaktaydı.
Palamutların en fazla bulunduğu ve yakalandığı yer Altın Boynuz (Khrysokeras
/ Chrysoceras) olarak adlandırılan Haliç idi. Haliç'e boynuz (keras) dendiğini
pek çok antik yazardan biliyoruz. Strabon onu geyik boynuzuna benzetir. Efsaneye
göre, tanrıların tanrısı Zeus, lo adlı bir kıza aşık olur ve onu karısı Hera'nın
hışmından korumak için inek biçimine sokar. Kendisine mussallat edilen sinekten
kaçarken İstanbul Boğazı'ndan da geçerek (ki bundan böyle "İnek Geçidi"
anlamına gelen Bosporos olarak anılmaya başlanır) Haliç'in bulunduğu körfeze
gelir. Oradaki bir tepede dünyaya getirdiği kız çocuğuna Keroessa adım verir.
Bu ad zamanla boynuz anlamına gelen Keras'a dönüşmüştür. Plinius ise Haliç'i
"Altın Boynuz" (Aurei Cornus) olarak tanımlar. Fakat tanımlamakla
kalmaz, niçin o şekilde adlandırıldığını da açıklayarak bizi meraktan kurtarır:
"Marmara Denizi'ni, Karadeniz'e bağlayan Trakya Boğazı'nda (İstanbul Boğazı)
(yani), Avrupa ve Asya'yı ayıran boğazın en dar yerinde, Asya yakasındaki Kalkhedon
yakınında, dipten yüzeye doğru suyun arasından parıldayan şahane beyazlıkta
bir kaya vardır. Palamutlar bu kayayı birden bire karşılarında görünce, her
zaman ürkerler. Sürü halinde dosdoğru karşı taraftaki Byzantion burnuna yönelirler.
Buranın "Altın Boynuz" olarak anılmasının nedeni de budur. Sonunda
tümü Byzantion'da yakalanır."
Plinius, Haliç'e (Keras), Altın Boynuz denmesinin, bu körfezde kaynayan balıklardan
dolayı olduğunu söylemektedir. Keza, Strabon da akıntının palamutları sürü halinde
Haliç'e girmeye zorladığını ve dar bir bölgede elle bile yakalandığını söylemektedir.
Anlaşılan Haliç, altın yumurtlayan tavuk gibi, palamut kaynayan bir körfez idi.
Antikçağın, içi meyve dolu bereket boynuzu (cornucopiae), Byzantion'da içi palamut
dolu bereket boynuzu oluvermişti ;
Byzantion'un, altını olmasa da, onun kadar değerli palamudu vardı !
Sikkelerde Palamut
Eskiçağ kentlerinden bazıları bastıkları sikkelere, kendileri için en önemli
doğal zenginliklerini koymuşlardır. Byzantion için de palamut/ton balığı, kentin
en önemli doğal zenginliğini ve gelir kaynağını oluşturuyordu ki sikkelerine
bu balıkları koymuşlardır. Nitekim, Byzantion'un İ.S. 1-3. yüzyıllarda Roma
İmparatorluğu'nun egemenliği altında bulunduğu dönemde basmış olduğu bronz sikkelerinde
arka yüzlerde palamut ya da ton balıkları resmedilmiştir. Balıkların resmedildiği
sikkeler şu imparator ve imparatoriçelerin sikkelerinde görülür :
Caligula, Traianus, Plotina, Sabina, I. Faustina, Lucilla, Crispina, lulia Domna,
Caracalla, Plautilla, Geta, Diadumenianus, lulia Maesa, lulia Mamaea,Volusianus,
Gallienus ve Salonina.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, her iki balık ta anatomik açıdan birbirine benzediğinden
sikke üzerindeki balıkların palamut mu, yoksa ton mu oldukları anlaşılamamaktadır.
Fakat bu da önemli değildir. Hangisi olursa olsun, önemli olan bu balıkların
-Haliç'e "Altın Boynuz" denmesini sağlayacak kadar- Byzantion'un en
önemli doğal zenginliğini oluşturduğudur. Sikkelerin bazılarında iki palamut/ton
bazen yatay, bazen de dikey olarak görülmektedir. Bazılarında ise yatay duran
iki palamut/ton balığının arasına bir yunus konmuştur.
Keza, Byzantion'un İ.Ö. 5. yüzyıl sonlarına ya da 4. yüzyıl başlarına tarihlenen
erken dönem gümüş sikkelerinde ön yüzde bir yunus üstünde duran sığır betimi
vardır. Sığır, Byzantion'un hayvancılığına , yunus da balıkçılığına işaret etmektedir.
Byzantion, ayrıca, sahip olduğu Derkos ya da Delkos (Terkos) Gölü ile Daskyiitis
(Manyas) Gölü'nden de balık elde ediyordu. Derkos Gölü'nde -daha geç dönemdeki
bir kayıta göre- yılda 100.000 kg. balık avlanabilmekteydi. Bu, bir zamanlar
yılda ancak 10-15 bin kg. balığın tutulabildiği Küçük Çekmece ve Büyük Çekmece
gölleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek bir miktardır.
Meşale, Av Sepeti ya da Şamandra ?
Byzantion'un Roma imparatorluk dönemi (İ.S. 1-3. yüzyıllar) bronz sikkelerinde,
kentteki balıkçılığın önemine işaret eden bir başka betimleme daha vardır. Konik
biçimli bu nesne farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Byzantion sikkelerinin
korpusunu hazırlamış olan E. Schönert-Geiss, Byzantion'da kutsanan bir tanrıça
olan Artemis Phosphoros veya Artemis Lampadephoros kültü ile ilgili olarak bunun
bir meşale olduğunu söylemektedir. Bu görüş, yürütülen mantık çerçevesinde oldukça
tutarlıdır.Fakat sikke üzerinde betimlenen konik nesne meşaleyi andırmadığı
gibi, yine Byzantion sikkelerinde resmedilen Artemis ve Demeter'in elindeki
meşalelere de benzememektedir. Acaba, meşaleden ziyade, tanrıçayı temsil eden
bir kült heykeli (ksoanon) olabilir mi ? Bazı yayınlarda ise balık kapanı ya
da sepeti (livar) olarak geçmektedir. Eğer konik nesne bir av sepeti ise, balıklar
iç içe geçmiş iki konik sepetin içine olasılıkla ortadaki aralıktan giriyorlardı.
Konik nesnenin yukarı ucundaki püskülü andıran şerit ise tuzak yemi olabilirdi.
Tarafımızdan yapılacak bir başka öneri ise, sikkelerdeki nesnenin büyük bir
ağın belirli yerlerine takılan şamandıralar olabileceğidir. Suyun içine bırakılan
ağın balıklarla dolması sonucu, konik şamandralar kısmen, ağın aşağıya doğru
çeken ağırlığından dolayı, suya gömülecek ve bu da balıkçılar için bir "ağ
doldu" işareti olacaktır. Sikkelerdeki konik nesnenin tam orta yerindeki
yatay hattın bir kasnak olduğunu varsayalım. Bu belki, şamandranın suya ne kadar
girdiğini gösteren bir hat olabileceği gibi, belki de, şamandranın, suyun yüzeyinde
kalmasını sağlayan bir düzlem oluşturuyordu. Fakat bu teori, konik nesnenin
örgü ya da kafesli bir biçimde yapılmış olmasından dolayı (eğer dekoratif amaçlı
değilse) zayrf kalmaktadır.
Doç. Dr. Oğuz Tekin
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Anadilim Dalı öğretim üyesi
Kaynak: Tarih ve Toplum / MART 1995 / SAYI 135
Tarih ve Toplum Telefon: (0212) 516 22 60
|