|
Şimdi Belgrad Kapısı'ndan, Silivrikapı'ya doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer sur üstünden yürümek biraz daha zor ve maceralı. Çünkü iç taraftan tırmanmaya çalıştığmızda, bostanlar yolu tıkıyor. Gene de, bostan sahipleri turistik çabanıza saygı duyup izin verebilirler.
Şimdi Belgrad Kapısı'ndan, Silivrikapı'ya doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer sur üstünden
yürümek biraz daha zor ve maceralı. Çünkü iç taraftan tırmanmaya çalıştığmızda,
bostanlar yolu tıkıyor. Gene de, bostan sahipleri turistik çabanıza saygı duyup
izin verebilirler. Gelgelelim, bizimkiler yabancıların her yere tırmanmasına anlayış
gösterdikleri halde, kendi yurttaşlarının buralarda cambazlık etmesine anlam veremiyorlar.
Dış taraftan yürünebilir -yoğun trafik gürültüsü işitmezlikten gelinerek- ama
buradan da sur üstüne tırmanmak imkansız değilse de zor. Oysa bu bölgede de surlar,
iç ve dış duvarlar, sayıları -Yedikule-Belgrad Kapısı arasındaki gibi- on civarında
olan kuleleri sağlam.
Silivrikapı, şimdiye kadar gördüklerimizin en sevimlisi. Kamu kapılarından
biri olduğu için iç ve dış kapıları var. Bu iki kapı arasında da şirin bir ahşap
ev göreceksiniz. Yer yer de teneke parçalarıyla takviye edilmiş. Ama cumba pencereleri
kafesli, ayrıca saksılı. İç kapının kemerinden, bir eski zaman güllesi sarkıtılmış.
Bizans döneminde bu kapının adı Peges'miş. Balık anlamına geliyor. Bu da, az
ilerideki Balıklı kilisesinden ötürü. Bizans'ın en önemli ayazmalarından biri
üstüne kurulu bu kilisenin şimdiki binaları oldukça yeni. Ayazmasının balıklarından
daha ilginç yanı, arkasındaki Patrik mezarları (çoğu Patrikler burada gömülü)
ve ön avlusundaki. Yunanca harfli, Türkçe sözlü "Karamanlı" mezarları.

Rahip tavada balık pişirirken, İstanbul'un fethedildiği
haberi gelince balıklar tavadan zıplayıp havuza atlamışlar. Hikayenin temeli,
balıkların yalnız bir yanlarının benekli olmasına dayanıyor (bu ne kadar doğruysa!).

Ayazmanın bir hikayesi var. Rahip tavada balık pişirirken, İstanbul'un fethedildiği
haberi gelince balıklar tavadan zıplayıp havuza atlamışlar. Hikayenin temeli,
balıkların yalnız bir yanlarının benekli olmasına dayanıyor (bu ne kadar doğruysa!).
Gelgelelim, bu Türk-sever balıklar ya da onların torunları 6 Eylül'de zıplayacak
yer bulamadan yok edilmişler. Şimdi ayazmada bildiğimiz kırmızı süs balıkları
var.
Balıklı, sur dışında, mezarlıkların içinde. Buraya kadar gelmişken, turu biraz
uzatıp kapıdan içeri girebilir ve Sinan yapısı İbrahim Paşa Camii'ne de bakabilirsiniz.
Onarım isteyen bu cami oldukça güzel bir yapı.
Silivrikapı'nın Bizans tarihinde en şanlı anı, gene Latin istilasıyla ilgili.
Paleologos gelip zafer alayıyla Yaldızlı Kapı'dan girmeden önce, asıl zaferi
onun komutanı Aleksius Strategapulos kazanmış. Haçlı ordusunun büyük kısmının
sefere çıkmasından yararlanarak küçük bir birlikle bu kapıdan girmiş ve şehri
geri almıştı. 1422'de II. Murat şehri kuşattığında çadırını Balıklı ayazması
yakınlarına kurmuştu.
Bu kapıda da iki yatırla karşılaşıyoruz. Biri, IV. Murat'ın Bağdat'ı aldığını
rüyasında görmüş ve müjdeyi verdikten sonra kendini surdan aşağı atmış. Karşıda
ise Fatih'in askeri olduğu iddia edilen Elekli Dede'nin mezarı var. Cumhuriyet'in
dergisinde, bu yakınlarda bu Dede'nin asker filan olmayıp, çevrenin bir meczubu
olduğunu anlatan bir yazı yayımlanmıştı.
Aslında İstanbul'daki yatırların çoğu, sonradan, genellikle de birilerinin
gördüğü rüyalar sonucu keşfedilmiştir. İşin tuhafı, birçok yatırın bulunması
II. Mahmut zamanındadır. Birçok önemli alanda geleneksel hayat tarzının akışını
koparan bu Padişah, belki de böylece eksilen maneviyatı yeni -ve zararsız- yatırlarla
dengelemeye çalıştı.
Silivrikapı'dan sonra surların bir hayli yıkık durumda olduğunu görüyoruz.
Arada ayakta kalmış kısım görseniz de çıkmayın, çünkü bir süre sonra geçit kalmıyor.
Büyük kapılardan Mevlevihane Kapı'ya gelmeden önce, şimdi örülü durumda olan
üçüncü askerî kapının önünden geçeceğiz. Burada Bizans zamanında II. Theodosius'un
heykeli dikiliymiş. Eski adıyla Rhegium, bugünkü adıyla Mevlevihane (ve bazen
Mevlana) Kapı, gene bir iç ve bir dış kapıdan oluşuyor. Sümbül Efendi'nin (onun
mezarı Koca Mustafa Paşa'da) damadı Merkez Efendi burada bir tekke kurduğu için
Osmanlı döneminde bu adı almış.
Rhegium, Bizans Hipodromunun ünlü taraftar gruplarından Kırmızılar'ın kapısıydı.
Dış kapıda bir de Yunanca yazıt var. Theodosius surlarının bu kısmının imparator
Justin ve karısı Sophia ve ayrıca komutan Narses tarafından tamir ettirildiğini
anlatır. Şehsuvaroğlu da Rhegium hakkında şu bilgiyi veriyor: "912'de,
Hıristiyan olmadıkları için Eyüp taraflarında oturtulan Rusların şehre girmek
hakları olduğunu göstermek üzere reisleri Ayioz bu kapıya kalkanını asmıştır."
Mevlevihane Kapı'dan Topkapı'ya doğru sur üstünden yürüyebilirsiniz. Yalnız,
asıl Topkapı'ya gelmeden Millet Caddesi'nin açıldığı yer karşımıza çıkacak.
Buradan aşağıya atlayarak inmeniz gerekiyor. Gene de, caddeden karşıya geçmek
için göstereceğiniz maharet daha fazla olmalı.
Öbür tarafta, durakların olduğu meydanda, eski adıyla Haghios Romanos, bugünkü
adıyla Topkapı karşınıza çıkacak. Burada, tarihseverlik duygulannızı uzun süre
ayakta tutmanız güç olabilir. Çünkü "bugün" olanca gücüyle önünüzde,
arkanızda, çevrenizde. Çevrede yatır da yok; var idiyse bile şimdiye kadar çoktan
çiğnenmiş olmalı.

912'de,
Hıristiyan olmadıkları için Eyüp taraflarında oturtulan Rusların şehre girmek
hakları olduğunu göstermek üzere reisleri Ayioz bu kapıya kalkanını asmıştır.

Topkapı, İstanbul'un kuşatılması sırasında stratejik bir noktaydı. Fatih karargahını
burada kurmuş, ağır toplarını da Topkapı'ya doğrultmuştu. Zaten Topkapı adı
da buradan geliyor. Silivrikapı'daki gibi burada da fetih çağından kalma gülleler
kapıya asılmış durumda.
Zorunlu geçit yeri olarak kapıların günlük hayatı belirlemelerine değinmiştim.
Çevre sokakların belli bir yöne doğru akışı, bazan kapı artık kalmadığı zaman
dahi bir vakitler orada bir kapı bulunduğunu gösterir. Balat, Fener böyledirler.
Daha büyük ve önemli kapılar ise yalnız o çevrenin değil, ta içlere kadar uzanan
yolların da belirleyicisi olurlar. Topkapı ve Edirnekapı, bugün olduğu gibi
Bizans çağında da, o zamanki adı Forum Boris olan Aksaray'la bağlantılı yolların
geçtiği kapılardı.
Şehrin ana caddesi olan Meşe (merkez), Sultanahmet-Ayasofya yöresinden başlayıp
batıya uzanırken, bazı kavşaklarda "Y" harfini andırır şekilde iki
kola ayrılıyordu. Böylece, Meşe'nin güneye ayrılan kolu Yaldızlı Kapı'ya, kuzeye
ayrılan kolu da Edirnekapı'ya çıkıyordu. Bugün üzerinden gidip geldiğimiz ana
caddeler, Bizans zamanında da aşağı yukarı aynı yerdeydiler.
Bugünkü Vatan Caddesi'nin uzandığı yerde o zamanlar Lykos deresi akıyordu.
Aksaray'a vardıktan sonra suyu çevre sarnıçlarda toplanıyordu. Zamanla dere
kuruyunca, yatağı, bir yolun doğal güzergahı oldu. Dere yatağının alçaklığı,
aynı zamanda savunmada da zayıflık yaratıyordu. Fatih de bu nedenle Topkapı-Edirnekapı
arasını merkez seçmiş, nitekim sonunda şehre ilk bu bölgeden girilmişti.
|