|
Edirnekapı'ya doğru yürürken, Sulukule bölgesinden de geçebiliriz. Burada beşinci askerî kapı var. Eski adı Pempton. Fetih sırasında adı Hücum Kapısı olmuş. Şimdiyse Sulukule Kapısı olarak biliniyor. Şehsuvaroğlu'nun Eremya'dan aktardığına göre, 17. yüzyılda da burada çingeneler yaşarmış.
Edirnekapı'ya doğru yürürken, Sulukule bölgesinden de geçebiliriz. Burada beşinci
askerî kapı var. Eski adı Pempton. Fetih sırasında adı Hücum Kapısı olmuş. Şimdiyse
Sulukule Kapısı olarak biliniyor. Şehsuvaroğlu'nun Eremya'dan aktardığına göre,
17. yüzyılda da burada çingeneler yaşarmış. Edirnekapı, eski İstanbul'un yedi
tepesinin en yüksek olanı. Burada rakım yetmiş metreyi geçiyor. Bizans dönemindeki
adı Kharisios olmakla birlikte, Edirne yolu buradan başladığı için aynı zamanda
Porta Adrianopoleos da deniyordu. Sur dışında, başlıca Edirnekapı, Mevlevihane
ve Silivrikapı'daki mezarlıklar da Bizans döneminden beri vardı (şehir dışındaki
nekropolis geleneğinin devamı olarak).
Fatih Mehmet, fetih gerçekleştikten sonra, şehre törenle, Edirnekapı'dan girmişti.
Kapıya asılan mermer levhada bu olay anlatılıyor, îç ve dış kapılar arasında,
bir kıyıda, gene bir yatır mezarı görülüyor.
Edirnekapı çevresinde ve buradan Haliç'e doğru yürürken çeşitli tarihî yapılar
göreceğiz. Rum Ortodoks Kiliseleri, hemen Edirnekapı meydanındaki Aya Yorgi
ile daha ilerideki Hançerli o kadar eski değil. Buna karşılık Kariye, dünyaca
ünlü. Sinan'ın önemli eserlerinden Mihrimah da burada, şehrin en yüksek tepesinde.

Surlara paralel dar sokakta ilerlerken, solumuzda, küçük bir park içinde, Tekfur
Sarayı'nı (Porphyrogenetus) göreceğiz. Bu sarayın Bizanslı geçmişi hakkında
fazla bir şey bilinmiyor.

Surlara paralel dar sokakta ilerlerken, solumuzda, küçük bir park içinde, Tekfur
Sarayı'nı (Porphyrogenetus) göreceğiz. Bu sarayın Bizanslı geçmişi hakkında
fazla bir şey bilinmiyor. Paleologlar zamanında, yani 13. ve 14. yüzyıllarda
yaptırıldığı tahmin ediliyor. Çok yakınında, bugün pek az izi kalan, ama Haçlı
işgalinden sonra Bizans imparatorlarının ikametgahı olduğu bilinen Blaherne
sarayı olduğuna göre, onun bir eki olarak da yapılmış olabilir. Tekfur Sarayı'nın
sokağa bakan dış duvarında, önündeki koca ağacın yaprakları arasından biraz
zor seçilen sevimli bir balkonu var. Ama asıl iç tarafı güzel (parmaklıklı kapının
anahtarı orada oturan bir kadında-bu iyi huylu kadını bulursanız, kapıyı açtırabilirsiniz).
Eskiden ne durumda olduğunu tahmin etmesi güç bir açıklığa bakan, üç katlı olduğu
anlaşılan bir bina. Son dönem Bizans süslemeciliği tarzında, kırmızı tuğla ve
beyaz mermerle yapılmış geometrik desenleri var. Dış duvara tahta bir merdivenle
tırmandıktan sonra, sur dışına bakan kulenin içini de görebiliyorsunuz.
Bu saray fetihten sonra bir süre filler ve zürafalar gibi eksotik hayvanların
beslendiği ahır olarak kullanılmış. Summer-Boyd ile Freely, Fynes Morrison adlı
bir gezginin 1579 tarihinde, kendisini yalamaya çalışan zürafadan söz ettiği
bir kaynaktan alıntı veriyorlar. Daha sonraları saray bir çini imalathanesi
haline geliyor, İznik çiniciliği yozlaştıktan sonra, 18. yüzyılda, onlar kadar
olağanüstü güzel olmayan Tekfur Sarayı çinileri ortaya çıkmış. Haliç'teki Ferruh
Kethüda Camii'nden Silivrikapı'daki İbrahim Paşa Camii'ne kadar birçok yerde
bu çinileri görmek mümkün.
Ancak sarayın çini imalathanesi olması da uzun sürmüyor. Zamanla ara katları
da yıkılıyor. Bir ara, Robert College için yer aranırken, burası da düşünülmüş,
ama vazgeçilmiş.
Tekfur Sarayı ile birlikte Theodosius surları da bitiyor. Daha doğrusu, Theodosius
surları oldukça düz bir çizgi halinde Haliç'e kadar uzanırken, bir nedenle Manuel
Komnenos bu bölgede yeni bir surla batıya doğru bir çıkma meydana getirmiş.
Komnenos'un surları bütün surların en güçlü kısmı kabul edilebilir. Bu bölgede,
kara surlarının son kamusal kapısı olan Eğrikapı'ya geliyoruz. Eski adı Kaligaria;
"Çarıkçı" anlamına geliyor, çünkü burada çarık imalathaneleri varmış.
Söylentiye göre son imparator Konstantin Oragazes'in son görüldüğü yer de burası.

kara surlarının son kamusal kapısı olan Eğrikapı'ya geliyoruz. Eski adı Kaligaria;
"Çarıkçı" anlamına geliyor, çünkü burada çarık imalathaneleri varmış...

Eğrikapı gene sevimli, pitoresk kapılardan. Kemerinin iç kısmında ahşap malzeme
de kullanılmış, şimdiki durumunda. "Eğrilik" kapının kendinde değil.
Eski bir Arap kuşatmasında şehit düşenlerin mezarları, 18. yüzyılda burada keşfedilince,
Kızlar Ağası Beşir Ağa kapının hemen dışına bir türbe yaptırmış, böylece yol
"eğrilmiş" (Beşir Ağa'nın Cağaloğlu'nda, Vilayetin karşısında bir
de camisi vardır).
Eğrikapı yatır bakımından oldukça zengin. Sur dışında zaten mezarlık ve kapıya
bitişik olanın ötesinde bir başka açık türbe var. Kapının içinde ise daha popüler
bir yatır izlenimi veren "Kesik Baş"ın mezarı duruyor.
Eğrikapı'dan sonra, Blaherne Sarayı'nın terasına geliyoruz. Ama burada saraydan
pek bir eser kalmamış. Buradaki İzak Angelos kulesinin, sarayın bir parçası
olduğu tahmin ediliyor. Gene tahminlere göre, hemen yanındaki kule, zindanıyla
ünlü Anemas kulesi olmalı. İzak Angelos'ta bazı mermer sütunların tonoz olarak
kullanıldığı görülüyor. Yüksek olduğu için, sur dışına bakan yanında manzara
güzel. Anemas kulesi olduğu söylenen öteki kulenin dehlizlerini gezmek için
buraya kuvvetlice bir el feneriyle gelmeniz gerekiyor. İki kule yer altında
birleşiyor ve ayrıca oldukça derinlere inen dehlizler var. Burada, altta, sarayla
ilgili olduğu düşünülen, şimdi örülü durumda, Gyrolimnos kapısı var.
Kulelerin bulunduğu, bir zamanlar Blaherne'nin merkezî bir parçası olduğunu
tahmin edebildiğimiz terasta ise şimdi ilginç bir cami görüyorsunuz; İvaz Efendi
Camii. Sinan'ın olduğu söylenen ama Sinan'ın tezkiresinde adı geçmeyen bu caminin
girişi alışıldığı üzere ortada değil, iki yanda iki dar kapısı var. Minaresinin
yeri de olağandışı.
Böylece kara surlarını ve kapılarını bitirdik. Şimdi Haliç'e devam edeceğiz
(sahiden yürüyor olsak halimiz kalmazdı, ama geziyi "kağıt üstünde"
yaptığımıza göre sorun yok). Haliç'te çoğunun yeri bile belirsizleşmiş birçok
kapı vardı. Ama bunlar, kara tarafındakiler gibi, şehri başka merkezlere bağlayan
yolların kapıları değildi. Şehir halkının deniz kenarına inmesini sağlıyordu.
Haliç, hele ağzı zincirle kapatıldıktan sonra, Bizanslılar için görece güvenli
bir bölgeydi. Bu nedenle buradaki surların sağlamlığı çok fazla önemli değildi.
Haliç surları 5230 metredir (Sarayburnu'na kadar) ve arada 110 kadar kule bulunan
tek bir duvardır. Kara surlarındaki gibi hendek, iç ve dış duvar sözkonusu değildir.
Bugün en fazla yok olmuş durumdaki surlar da bunlardır.

Haliç'te çoğunun yeri bile belirsizleşmiş birçok
kapı vardı. Ama bunlar, kara tarafındakiler gibi, şehri başka merkezlere bağlayan
yolların kapıları değildi. Şehir halkının deniz kenarına inmesini sağlıyordu.

Bizans zamanındaki kapıları kısaca sıralayahm: Kiliomeni (Ayvansaray Kapısı),
Kynegoi, Basilike (bu son ikisinden biri Balat Kapısı olabilir). Aya Prodromou,
Diplophanarios ve bugünkü Fener Kapısı, Aya Theodosia, Peges, Cibali Kapısı
(Platea), Ayazma Kapısı, Drungari (Odun Kapısı), Cornibus (Zindankapı), Perama
(Balıkpazarı), Porta Hebraica (Çıfıt Kapısı), Hikanatisse, Porta Veteris Rectoris,
Eugenios Kapısı ya da Marmora Porta (Mermer Kapı).
İstanbul üçgeninin kuzey köşesini kaplayan Blaherne, adını değişik şekillerde
o çevreye vermiş. Türkçe Ayvansaray'ın "saray"ı herhalde Blaherne'yi
anlatıyor. Öte yandan, komşu semt Balat'ın adı da, saray anlamına gelen Palation'un
bozulmuş şekli.
Aya Prodromou, adını, civarda bulunan, şimdi izi kalmamış bir kiliseden alıyordu
(Prodromos: "önceden gelen", İsa'yı vaftiz eden Yahya'nın sıfatıdır).
Bugünkü Fener'in önünde, Petrion adında, bağımsız denebilecek bir kale vardı.
Tepedeki Yavuz Selim'den aşağı uzanan kayalıktan ötürü buraya "petre"
(taş) adı verilmişti. 1203'teki Haçlı kuşatmasında Venedikliler gemilerinin
burunlarını Petrion'a dayamış, yaşlı ve kör komutan Doge Dandalo da bayrağı
buraya dikmişti. Oldukça sağlam bir kale olduğu halde, bir yıl sonraki Haçlı
kuşatmasında ilk gedik veren ve şehrin ele geçmesine yol açan yer gene Petrion
oldu. Ama Fatih'in kuşatmasında Petrion kahramanca dayandığı için Fatih de bu
bölgeyi yağmalatmamıştı. Bu bağımsız kalenin Sidera Pyle (demir kapı) adlı ayrı
bir kapısı vardı. Şimdi bu çevrede Petrion'un da eseri yok.
|