|
Haliç'te pek fazla duvar ve hemen hemen hiç kapı kalmadığı için, bu yolculuğumuz kağıt üzerinde bile pek fazla sürmedi. Şimdi Marmara surlarına ve kapılarına geçiyoruz. Ama buradaki yolumuz çok daha uzun olduğu halde, görecek kapılar gene çok fazla değil.
Haliç'te pek fazla duvar ve hemen hemen hiç kapı kalmadığı için, bu yolculuğumuz
kağıt üzerinde bile pek fazla sürmedi. Şimdi Marmara surlarına ve kapılarına geçiyoruz.
Ama buradaki yolumuz çok daha uzun olduğu halde, görecek kapılar gene çok fazla
değil.
Yunanca adıyla Demetrios burnundan (Sarayburnu) Yaldızlı Kapı'ya kadar, 8260
metrelik sur var. Haliç'tekiler gibi bunlar da tek bir duvar halinde uzanıyordu.
Haliç'tekinden belki biraz farklı olarak, bu surların mümkün olduğu kadar denize
yakın olmasına çalışıldığı anlaşılıyor. Bu, gemiyle kuşatmaya gelecek askerlerin,
fazla yayılacak kadar kara bulamamasını sağlamak içindi.
1871'de yapılan demiryolu, deniz kenarından geçtiği için, Marmara sularıyla
rekabet halinde ilerledi. Pek çok yerde, o güne kadar zamana dayanmış duvar
parçalan, demiryolu inşaatına yol açmak için yıkıldı. Özellikle Sirkeci'ye yaklaşırken,
yıkım fazlalaşır. Demiryoluna kurban giden ilk kapı, Sarayburnu'nun çok yakınında,
çeşitli adlarla (Adalar Kapısı, Bey Kapısı, Şark Kapısı vb.) bilinen Aya Barbara
kapısıydı. Daha güneyde Değirmen Kapısı vardı. Bunun da, sonraki Demirkapı'nın
da, Bizans çağındaki adları bilinmiyor. Surların bu bölgesinin üst kısmında,
hayli görkemli olan Manganalar Sarayı vardı. Bugün buralarda gördüğümüz yüksek
ve kalın duvarlar, herhalde bu sarayı desteklemek için yapılmıştı. Surların
içinde, Freely ve Sumner-Boyd'un Philanthropus sıfatıyla andıkları bir kilise
ya da islam Ansiklopedisi'nin Khristos Manastırı dediği binanın kalıntıları
var. Prof. Semavi Eyice'den öğrendiğime göre ellili yıllarda bir Kayserili burada
tarihî atmosferi olan bir lokanta açmak için yetkililerden izin istemiş. "Tarihî
eserde lokantanın ne işi var?" gerekçesiyle reddedilmiş. Tarihî eserde
yemek yemek, soylu nedenlerle reddedilmiş olduğu halde, yeme ve içmenin hiç
de soylu olmayan sonuçları şimdi bu yıkıntının içini doldurmuş. Çevrede ne olduğu
pek bilinmeyen daha birçok kalıntı var. Bir kısmı da askerî bölgede olduğu için
görülemiyor.
Mangana Sarayı'nın altında, III. Murat'ın pek sevdiği İncili Köşk'ün yıkıntısı
var. Sultan, son günlerini mermerden yapılma bu köşkte geçirirken, seferden
dönen donanma kuru sıkı top atışıyla onu selamlamaya kalkışınca köşkün tavanı
sultanın ve çalgıcıların üstüne çökmüş.

Mangana Sarayı'nın
altında, III. Murat'ın pek sevdiği İncili Köşk'ün yıkıntısı var. Sultan, son günlerini
mermerden yapılma bu köşkte geçirirken, seferden dönen donanma kuru sıkı top atışıyla
onu selamlamaya kalkışınca köşkün tavanı sultanın ve çalgıcıların üstüne çökmüş.

Gene buralardaki bir girintiden içeri kıvrıldığınızda, Topkapı Sarayı'nın duvarlarıyla
Marmara surlannın birleştiği noktayı görüyorsunuz. Kulelere, Cankurtaran spor
kulübünün futbol sahasından geçerek tırmanabiliyorsunuz. Bu çevrede, adı şimdi
bilinmeyen dört tane daha Bizans Kapısı bulunduğunu öğreniyoruz.
Ahırkapı'nın pek kapılık hali kalmamış. Demiryolunun altından bir geçitle,
iç taraf, sahil yoluna bağlanıyor. Buranın Ahırkapı olmasının hikmeti de, Topkapı
Sarayı ahırlarının burada bulunması. Daha önce, Bizans imparatorlarının ahırları
da buradaymış.
Ahırkapı'dan Kumkapı'ya doğru yürürken surların görünüşünde bir değişiklik
göze çarpıyor. Geniş pencereler, pervazlar, duvarda süslemeler beliriyor. Burası,
Bizans imparatorlannın 1204 Haçlı işgaline kadar kullandığı Bukoleon Sarayı'nın
kalıntısı. Burada Porta Leonis adlı bir kapı varmış; yani, Aslanlı Kapı -çünkü,
şimdi Arkeoloji müzesinde bulunan iki aslan heykeli kapının denize açılan yanını
süslüyormuş. Porta Leonis'in açıldığı yer, sarayın küçük özel limanı oluyor.
Kapının bugünkü adı, Çatladıkapı. Muhtemelen bir deprem sonrasında bu ad takılmış
olmalı. Toprak düzeyi yükseldiği için, kapı fazla yüksek görünmüyor. Ama yapraklı
kabartmalarıyla, Jüstinyen'in armasıyla, bir zamanların oldukça görkemli bir
yapısı olduğu anlaşılıyor.
Biraz ileride, sur içinde Küçük Ayasofya'yı (Aziz Sergius ve Bakhus Kilisesi)
görüyoruz. Onun yanında da küçük ve onarım görmüş bir kapı var. Bu, eskinin
Sideroporta'sı (Demir Kapı) olabilir.
Sur içinde, bugün Kadırga ve Cinci meydanlarının bulunduğu alan, Bizans zamanında
denizdi, limandı ("Kadırga" adı da bunu hatırlatıyor). Yaptıran imparator
ve karısının adlarıyla Julianos veya Sophianos adlarıyla anılıyordu. Hemen ileride,
bugünkü Kumkapı'nın bulunduğu yerde de, biraz daha geniş olan Kontoskalion limanı
vardı. Bu limanlar hep surlarla korunmuştu ve tabiî hepsinin çeşitli kapıları
vardı; ama şimdi eski adları da, yerleri de bilinmiyor. Kumkapı, herhalde Türklerin
kullandığı bir kapıydı.
Kumkapı'ya gelmişken, kapıyı andırır tek yer olan demiryolu altındaki geçitten
içeri girip, herhangi bir meyhaneye oturup, bir iki kadeh içkinin yardımıyla
Bizans kapılarını hayal etmek de mümkün.

Ahırkapı'dan Kumkapı'ya doğru yürürken surların görünüşünde bir değişiklik
göze çarpıyor. Geniş pencereler, pervazlar, duvarda süslemeler beliriyor. Burası,
Bizans imparatorlannın 1204 Haçlı işgaline kadar kullandığı Bukoleon Sarayı'nın
kalıntısı. Burada Porta Leonis adlı bir kapı varmış; yani, Aslanlı Kapı...

Kumkapı ile Yenikapı arasında bir başka küçük liman, Kaisariou vardı. Ama asıl
büyük liman, bugün Yenikapı dediğimiz bölgedeki Eleuterius ya da Theodosius
limanıydı. Yukarıda sözünü ettiğim Lykos deresinin sürüklediği toprak, bu limanın
dolmasının başlıca sorumlusudur. Bizanslılar limanı korumak için bu birikintileri
temizliyorlardı. Osmanlılar ise, hangi nedenle olduğu bilinmez, Marmara kıyısındaki
bu küçük limanlara fazla önem vermediler. Belki de denizden toprak kazanmayı
kar saydılar.
Yenikapı'yla ilgili folklorik bir hikaye, Yurt Ansiklopedisi'nde yer alıyor.
Tebdil gezen IV. Murat'ı, remilci Üsküdarlı Ahmet Ağa tanır. Padişah, "Şimdi
bir remil daha at bakalım, ben İstanbul'un hangi kapısından gireceğim?"
diye emir verir. "Adam remilini atar, bu kez hemen söylemez, bir kağıda
yazıp Padişah'a uzatır. Kağıdı kapıdan geçtikten sonra okumasını rica eder.
Padişah kağıdı cebine koyar, kayığın kıyıya çekilmesini buyurur. Karşısına gelen
sur bedeninde nöbet tutan dizdara, hemen bulunduğu yerden bir kapı açılmasını
buyurur. "Kapı açılıp, padişah bu kapıdan kente girince, kağıdı çıkarır
ve okur. Kağıtta: "Padişahım, yeni kapımız hayırlı olsun" yazılıdır."
Yenikapı'yı da geçtikten sonra, Samatya'ya geliyoruz. Buralarda surlar yer
yer ayakta. Kimi zaman, deniz tarafında oldukça sağlam kalmış surlar görüyorsunuz.
Eski Samatya Kapısı bir kapı olarak artık yok. Ama gene demiryolu altındaki
geçit, iç taraftaki sokakların durumu, buranın orası olduğunu anlatıyor. Bu
bölgede eski haliyle duran tek kapı, Bizans dönemindeki adı bilinmeyen Narlıkapı.
Narlıkapı'dan sonra, surlar yer yer devam ediyor ve nihayet yola çıktığımız
ilk nokta olan Mermer Kule'ye geliyoruz. Bu arada kapı yok; muhtemelen Bizans
çağında da yoktu.
Eski İstanbul'un kapılarıyla ilgili gezintimiz böylece sona eriyor.
Not: Bir eski kapı kalıntısı da Cenevizlilerin Galata'sında vardı. Galata surlarının
ayakta kalan tek kapı kalıntısı, Arap camii yakınlarındaki Yanıkkapı. Azapkapı
adı da, bir başka kapının anısını dilde yaşatıyor.
Kaynaklar:
İslam Ansiklopedisi
Yurt Ansiklopedisi
H. Summer-Boyd ve J. Freely, Strolling through İstanbul
Ç. Gülersoy, Guide d'Istanbul
H. Şehsuvaroğlu, Asırlar Boyunca İstanbul.
Murat Belge
Tarih ve Toplum Dergisi, Cilt:6, s.214-221
İletişim Yayıncılık T: (0212) 520 14 53
|