|
Deniz, İstanbul'un Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, yüzyıllarca önemli bir liman olarak yaşamasını sağladı. 19. yüzyılda Osmanlı toplumunda sanayileşmenin ilk adımları atılmaya başlandığında, bunun için de deniz kıyısı, belirgin avantajlarıyla, ön planda kendini gösterdi. Ne var ki, bu yeni süreçte İstanbullular, bunca yüzyıldır kendilerine her türlü iyiliği ve güzelliği gösteren denize nankörlük ettiler. Onu, hiç hak etmediği bir şekilde kirletmeye koyuldular.
İstanbul'da yaşayan bir insanın hidrofobiden muzdarip olması, başına gelebilecek
en büyük dertlerden biridir, çünkü su, İstanbul'un hayatında başka pek az büyük
şehirde oynadığı kadar geniş kapsamlı bir rol oynar.
Bir şehrin kurulması olsun, gelişmesi olsun, su ile ilişkilerine bağlıdır, içme
ve kullanma suyu bakımından, yerleşim yerinin çevresindeki elde edilebilir su
miktarı büyük bir nüfusa yetmiyorsa, orası büyüyüp şehirleşemez. Bundan başka,
su (tatlı veya tuzlu) bir ulaşım vasatı olarak da şehirlerin büyümesine katkıda
bulunur. Deniz ya da akarsu kıyısında kurulu bir yerleşim, zamanla ticaret şebekesinin
uğrağı olarak önem kazanabilir.
İşte bu potansiyel, daha efsanevî Byzas buraya gelip şehrin ilk binalarını yapmaya
başlamadan önce bu bölgede vardı. Tatlı su vardı; tuzlu ise, bir metropolün
oluşması için elinden geleni yapmış, gerisini, bu imkanı değerlendirecek insanlara
bırakmıştı. İstanbul'un üzerinde yer aldığı iki yarımadanın kuzeyinde ve güneyinde
deniz olarak (Karadeniz ve Marmara) varoluyor, kuzeyden güneye iki kıtayı ayıran
(ve gereğinde birleştiren) boğaz olarak uzanıyor, sonra şehrin içinde bir haliç,
bir doğal liman olacak bir girinti yapıyordu. Eski dünyanın merkezî bir noktasında
biçimlenen bu doğal potansiyel, üzerine yerleşecek insanlara çeşitli düzeylerde
iyilikler etmeye hazırdı.
Örneğin, koruyucu bir öğe de oldu onlar için. Bizans'ın gelişkin döneminde inşa
edilen surlar yaklaşık 20.000 metre uzunluktadır. Bunun üçte ikisi deniz kıyısında
olduğu için korunması kolay olmuştur. Kara tarafında sağlam surların yapılmasında,
çağın teknolojisine göre çok zor zaptedilecek bir kent haline gelmiştir İstanbul.
Nitekim, uzun tarihi boyunca çok çeşitli düşmanlarca çok kereler kuşatılmış,
ama yalnız iki kere (1204'te Latinler, 1453'te Osmanlılar tarafından) işgal
edilebilmiştir.
Deniz, İstanbul'un Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, yüzyıllarca önemli bir liman
olarak yaşamasını sağladı. 19. yüzyılda Osmanlı toplumunda sanayileşmenin ilk
adımları atılmaya başlandığında, bunun için de deniz kıyısı, belirgin avantajlarıyla,
ön planda kendini gösterdi. Ne var ki, bu yeni süreçte İstanbullular, bunca
yüzyıldır kendilerine her türlü iyiliği ve güzelliği gösteren denize nankörlük
ettiler. Onu, hiç hak etmediği bir şekilde kirletmeye koyuldular. Bir yüzyılı
aşan bir süredir devam eden bu olayda önce Haliç, sonra da Marmara kıyıları
kolay kolay, giderilemeyecek ölçülerde kirletildi. Ama son zamanlarda insanlar
aslında dostları olan denize karşı böyle hoyratça davranmamak gerektiğini, bunun
sonunda kendileri için de büyük sakıncalar doğuracağını kavramaya başladılar.
(...)
Dereler ve Göller
İstanbul'un
ortasından bir nehir gibi akan Boğaziçi'ne karşılık, bu şehirde ve çevresinde
kayda değer bir akarsu yoktur. Bütün Türkiye'de olduğu gibi akarsular sel rejimindedir.
Boğazın iki yanında sıralanan tepeler ve vadilerde, kışın sel halinde akıp yazın
kuruyan derelerin çoğu bugün artık yerleşme bölgeleri haline gelerek yok olmuştur.
Ama bu nedenle, inişli yokuşlu İstanbul sokakları, kış yağmurlannda, sel gibi
su akıtmaya devam eder.
Bizans döneminde eski İstanbul içinde akan bir tek dere vardı: Lykos. Kara sularının
Sulukule dediğimiz noktasından şehre giren bu dere, bugünkü Yenikapı'da denize
dökülüyor ve buradaki, Theodosius limanı olarak bilinen koyu getirdiği alüvyonlarla
dolduruyordu. Limanı korumak için bu birikintiyi temizleyen Bizanslılardan sonra
Türkler aynı özeni göstermedikleri için koy doldu. Ama zamanla Lykos (Türkçesi
Bayrampaşa deresi) da kurudu.
Galata tarafındaki Kasımpaşa deresi de, yakın zamanlarda içine karışan pisliklerle
çevreyi rahatsız edecek hale gelince üstü kapatılmıştı. Birkaç küçük dere, Osmanlı
döneminin ikinci yarısında, halkın başlıca eğlence yerleri haline gelmişti.
Halicin ucunda ve suyunu Halice akıtan Kağıthane deresi bunlardan bir tanesiydi.
Biri Kadıköy'deki Kurbağalıdere, üçüncüsü de Boğaziçi'nin Anadolu yakasında
akan Göksu'ydu. Haftanın belirli günlerinde, kimileri kayıkla deniz üstünden,
kimileri de arabayla karayollarından olmak üzere, yığınla insan bu derelere,
mesire yerlerine giderdi. Kaçgöç döneminde, kadınların varolan imkanlar çerçevesinde
kendilerini gösterebildikleri, erkeklerin de aynı imkanlar çerçevesinde onlara
uzaktan bakabildikleri "occasion"lardı bu mesireler.
İstanbul'un bu dereleri, yirminci yüzyıla aynı şaşaa ile giremediler. Denizi,
akıntılı Boğaz'ı kirleten koşullar onların kaderlerini daha da erken belirledi.
Bugün bu derelere yapılacak en büyük iyilik, onları kurutmaktır belki de.
İstanbul'un çevresinde, oldukça uzağında bulunan göllerin hepsi, büyüyen metropolün
gittikçe yetersizleşen tatlı su rezervleri olarak varolmaya devam ediyorlar.
(...)
Su ve Din
İnsan hayatında su kadar önemli bir nesne, en eski zamanlardan beri, dinî hayat
içinde de çeşitli biçimlerde anlamlandırılacaktır şüphesiz, İstanbul bağlamında,
Hıristiyan ve Müslüman dönemlerde suyla ilgili iki yapı tipini ayırarak, yalnızca
onların üstünde duralım.
Hıristiyanlık öncesi dinlerin bazı pınarlara kutsallık atfeden ve bazı sularda
iyileştirici özellikler arayan inançları, dünyanın bu bölgesinde Ortodoks Hıristiyanlıkla
birleşerek "ayazma" kurumunu yaratmıştı. Bütün bölgede olduğu gibi
İstanbul'da da nereden geldiği çoğu zaman bilinmeyen birçok irili ufaklı tatlı
su kaynağı vardı. Bazıları, daha önceki dönemlerde, birtakım özellikleriyle
tanınmışlardı. Bizans dönemi boyunca bu pınarlar ayazmalaştırıldı. Çoğunun üstüne
veya yanma kilise de kuruldu. Ayvansaray'da, Biaharne sarayının ayazması olarak
yapılan ayazma bugün çok değişmiş olmakla birlikte, geniş ve bakımlı bahçesiyle
en tanınmış ziyaret yerlerinden biridir. Bir başka önemli ayazma, sur dışında,
Silivrikapı'daki Balıklı Kilisesinin içindedir. Kilisenin adı da bu ayazmada
bulunduğu rivayet edilen balıklardan gelir. Bu suyun birçok efsanesi vardır.
Osmanlı düzeyinde kimi zamanlar, bir cemaatin elinde bulunan bina, arsa vb.
öteki cemaata verilirdi. Böylece, eski Ortodoks kiliselerinin yerinde Ermeni
kiliseleri kurulunca, ayazmalar da, aslında ayazma inancı olmayan Ermenilerin
elinde kaldı. Balat'da Surp Reşdagabet ve Samatya'da Surp Kevork kiliseleri
böyledir. Tabiî bu ayazmalar da ziyarete açıktır ve şifa ya da herhangi bir
dilek için buralara gidip mum yakanlar arasında Müslüman sayısı da az değildir.
Bir kiliseye bağlanmamış pek çok küçük ayazma da zamanla kurumuş, veya özel
mülkler içinde kalıp kullanılmaz olmuştur. Gene de, Moda'da Koço'nun meyhanesinin
altında olanı gibi, en umulmadık bir yerde bir ayazmayla karşılaşmak mümkündür.
İslam dininde su, pek fazla simgeselleşmeksizin, fiziksel temizleyici özelliğiyle
önemlidir. Müslümanın abdest alarak ve abdesti tazeleyerek sürekli temiz kalması
beklenir. Müminlerin günde beş kere kıldığı namazdan önce de abdest şarttır.
Dolayısıyla İslamiyet'in suyla ilgili ortaya çıkardığı tipik yapı, hemen hemen
her camiinin avlusunda ya da çevresinde görülen " şadırvan"dır. Şadırvan
yuvarlak olur, namaz öncesinde insanlar çepeçevre muslukların önünde yapılmış
sandalyalara oturarak abdestlerini alırlar. Osmanlı mimarisinin genel çizgisine
paralel olarak şadırvan da gelişmiş. Sinan zamanında en olgun örnekleri görülmüş,
daha sonra onlar da baroklaşmıştır.
İçmek İçin Su
Türkler su içmeyi severler. Su sunana teşekkür için, "su gibi aziz ol."
denir. Bir yörenin insanları, o yöredeki suyun "üstün" özellikleri
hakkında kimi zaman hayli abartılı kanaatlere sahiptir. "Otur, bir kuzu
çevirmesi ye, üstüne şu pınarın suyundan iki bardak iç, iki saate kalmadan yeniden
acıkırsın," yollu değerlendirmeler sık sık işitilir.
Yaz ortasında, aktığı yere konan karpuzu çatlatacak kadar soğuk kaynaklardan
söz edilir.
İstanbul çevresi tatlı içme suyu bakımından zengindir. Böylece, eski İstanbullular
oldukça incelmiş bir su zevki geliştirmişlerdi. Fransızların şarap tadıcıları
gibi, bir zamanlar içtikleri suyun kaynağını ayırdedebilen İstanbullular olduğu
hala söylenir.
Kaynaklar genellikle tepelerde, yüksekçe yerlerde olur. Bu gibi yerler genellikle
havadar, ağaçlıktır. Dolayısıyla eskiden beri bu kaynaklar İstanbul halkının
mesire, piknik yerleri olmuştur. Çamlıca, Taşdelen ve Alemdağ, Karakulak Anadolu
yakasında, Hünkar ise Rumeli yakasında başlıca kaynaklardır.
Önceleri kullanma suyu, hiç değilse halkın büyük çoğunluğunca, genel çeşmelerden
alınırken, zamanla "modern"leşen İstanbul'da yeni su şebekeleri yapıldı
ve evlere su geldi. Buna rağmen, içtiği su konusunda bir hayli titiz olan güngörmüş
İstanbullu, "Terkos" adıyla andığı musluk suyunu içmeye pek yanaşmadı.
İçme suyu evde, toprak küpte saklanır, küpün üstü temiz beyaz tülbentle örtülür,
tülbentin üstüne de tahtadan kapak konurdu. Suyu küpten alıp şişelere, sürahilere
dökmek için kullanılan maşrapanın ayrıca bir büzgülü torbası olurdu. Buzdolabının
olmadığı dönemlerde toprak küp suyu serin tutardı. Şehirde, arabalı sucular
dolaşır, iki atın çektiği arabalarda, küfeler içinde kırk kadar damacana dizilirdi.
Zamanlar bozulup, "esnaf güvenilmezleştiği için" sucuya damacanalarını
hangi kaynaktan doldurduğu sıkı sıkı sorulurdu.
Araba sahibi olmayan daha küçük müteşebbis mahalle sakaları da at veya eşek
üstünde tenekeyle su satardı. Hayvanı da olmayıp kalabalık yerlerde bardakla
su satanlar ise hala yaz mevsiminin İstanbul görüntüleri arasındadır.
Zamanla arabalı sucular, sakalar kayboldu. Daha küçük, daha kolay taşınabilir
su şişeleri, belli başlı kaynakların işletme ihalesini alanlarca, bakkallara,
bayilere dağıtılmaya başlandı.
Son birkaç yıldır, plastik şişelere konan, Anadolu'nun kaynaklarını işleten
büyük firmalarca piyasaya verilen su, ortalığı kapladı. Böylece, İstanbul'un
geleneksel su içme zevki de önemlice bir yara aldı.
Yıkanmak için Su
Bugünkü İstanbul'da, Bizans'tan kalma hamam yoktur (tartışmalı birkaç kalıntı
dışında). Oysa, Roma'nın ve Eski Yunan'ın mirasçısı Bizans'ta mutlaka hamamlar
vardı. Nitekim, Türk hamam mimarîsinde de Roma hamamlarının özellikleri görülür.
Kadınlar ve erkekler için, kapıları da ayrı cephelere bakan iki kısımdan oluşur
hamamların çoğu. Alttan odun ateşiyle ısıtılır. Merkezî kubbenin bulunduğu bölümde
"göbek taşı", ısınmak ve terlemek içindir. Duvar kenarlarındaki hücrelerde
bireysel olarak yıkanılır.
Türklerin temizlik kavramında, temizlenmenin sıklığından çok derinliği önemlidir,
diyebiliriz. Bu, kısmen de koşullara bağlıdır: Özel konutlarda yeterli yıkanma
kolaylıklarının olmadığı, dolayısıyla insanların genel hamama gitmek zorunda
olduğu bir ortamda, bu hamam ziyaretini haftada bir, en çok iki gibi bir sıklıkla
sınırlamak kaçınılmaz olmuştur. (Abdest de vardır ama orada "ritüel"
ağırlıktadır; ciddî bir fiziksel temizlik için yeterli sayılmaz). O zaman, dört
başı mamur bir yıkanma tarzıyla bu haftada biri iyi değerlendirmek önem kazanmıştır.
Onun için Türk hamamının başlıca özelliği "keselenme" kurumudur. Bu
sıkı ovulma sürecinde yalnız kir değil, kuruyan deri tabakaları da vücuttan
atılır. Ardından ustalıkla üretilen köpüklerle sabunlanılır. Türk temizlik anlayışında
bir de "akan" su önemlidir. Başkasının vücuduna değen suyun kirleneceği
varsayıldığı için, havuz gibi araçlar hiç kullanılmamıştır. Bugün de, bir Türk
banyo küvetini doldursa bile, asıl temizliğini duştan akan suyla yapar.
Geçmişte, geniş aile hala geçerliyken, aileler belledikleri hamamlara belirli
günlerde, cümbür cemaat, çoluk çocuk giderlerdi ve bir "hamama gitme"
usul ve erkanı vardı. Erkek çocuklar bir yaşa kadar kadınlarla, hamamın kadınlar
kısmına gider; ama biraz irileştiği halde burada görünmeye devam ederse, görevlileri,
"bari babanı da getir," uyarısıyla bunu önlerdi.
Hamam ve çıplaklık ister istemez cinsel çağrışımlar barındırır. Onun için, kural
dışı durumlarda, bazan kadınlar hamamını gözetlemeye çalışan adamlar yakalanır,
bazan kabadayılar kadınlar hamamını basardı. Ama erkekler hamamı da kendine
özgü cinselliklerin, belki de sık sık görüldüğü bir yerdi.
Su ve Balık
Boğaz'ın
varlığı İstanbul'u balık bakımından ilginç bir yer haline getirir. Çünkü gezgin
sürü balıkları belirli mevsimlerde Karadeniz'le Marmara ve Akdeniz arasında
gidip gelirler. Boğaziçi ve yakın çevresi bu balıkların tutulması için elverişli
bir yerdir. Karadeniz'in serin sularında balık yağlanır ve böylece lezzetlenir.
Bunlar, Boğaz'dan güneye belli sıralarla inerler: Uskumru, palamut, lüfer vb.
Ayrıca da Boğaz'ın ve Marmara'nın yerli balıkları vardır.
Geçmişte, avlanma araçlarının imkanları sınırlı olduğu için balıkçılar balığın
doğal süreçlerine daha bağımlıydılar. Şimdi, gelişkin teknelerle balığın gelmesini
beklemektense, peşine düşüyorlar. Dolayısıyla, eski zamanın "falan balığın
mevsimi" kavramı bir hayli değişti. Ayrıca, balık avlama yöntemlerinin
hesapsızlığı ve gaddarlığı da, balık trafiğinin eski düzenini bozdu ve değiştirdi.
Oysa, balığın düzenine uyulduğu zamanlarda, örneğin sonbaharda palamut çıktığında
roka ve kırmızı turp çıkmış olur, ilkbaharda gelen kalkan marula denk düşer,
yazın yeşil salata kalmadığı için Temmuz ve Ağustosun balığı sardalya domates
salatasıyla yenirdi.
Böyle bir su yolunun üstünde olmak, İstanbulluları taze balık konusunda bir
hayli şımartmıştır. Pek az metropolde, tutulan balık böylesine kısa bir sürede
tüketiciye ulaşır. Kimi zaman balığı veya karidesi canlı satın almak mümkün
olur; hatta İstanbul sokaklarında, elindeki naylon torbadan kendini dışarı atmış
bir balığı kaldırımlarda kovalayan insanlar görmek çok da olağandışı bir manzara
değildir.
Denizciliği "ulusal" bir özellik olmayan Müslüman Türk halkı, balık
yemeye de görece geç alışmış, bunun yol yordamını öncelikle Rumlar olmak üzere
(zaten aşağı yukarı bütün balık adları Rumca'dan gelir) azınlıklardan öğrenmişlerdir.
Yakın zamana kadar ıstakoz, kalamar, pavurya, istiridye gibi daha değişik deniz
ürünlerine rağbet azdı. Ama artık bunlar az bulunan ve dolayısıyla bulunduğunda
büyük paralar ödenen "delicacy"ler haline geldiler.
Su ve Hayat
İstanbul'da deniz, hayatla iç içedir. İnsan, günün büyük kısmında, ya üzerinde
seyrediyordur, ya kendisini seyrediyordur. Bu iç içelik, Venedik ölçülerine
varmaz. Yani İstanbul'da deniz, kanala dönüşmez. Ama bu nedenle, "deniz"liği
hep belirgindir.
Bu haliyle, geçmişten bu yana şehrin başlıca "sefa" vasatı olmuştur.
Bir zamanlar İstanbullular, dönemin zarif kayıklarına biner, Boğaz'da, Haliç'te
ya da Marmara kıyılarında sazlı, şiirli akşam eğlencelerine çıkarlardı. O zamanlar
yüzme bir spor ve bir eğlence olarak henüz yerleşmemişti. Yirminci yüzyılda
bu imkan da keşfedildi. Ne yazık ki, tedbirsiz sanayileşme, yüzme için de büyük
imkanlar sunan İstanbul denizini çabuk kirletti. Şimdi insanlar yüzebilmek için
denizle böylesine iç içe geçmiş bu şehirden uzaklara gitmek zorundalar. "Zarif
kayıklar"ın yerini "sonradan görme" sürat motorları aldı. Metrelerce
kıyı boylarına dizilen ya da sandalla açılan amatör balıkçılar da birkaç istavritin
yanı sıra bol bol naylon torba tutuyorlar.
Gene de deniz, İstanbul'u ve İstanbullu'yu ferahlatan başlıca unsur, iş güç,
trafik ve koşuşma arasında, çok zaman denize bakmak, hatta bakınca görmek mümkün
olmayabiliyor. Ama her zaman orada olduğunu bilmenin iç rahatlığını verir. Ayrıca,
vakit bulup baktığınızda, gördüğünüzde, bütün bu yıllara rağmen, hala taze,
şaşırtıcı güzelliğiyle oradadır.
Murat Belge
Tarih ve Toplum Dergisi 10.cilt, s.95
(Yazı, kısmen alınmıştır)
http://www.iletisim.com.tr
İletişim Yayıncılık A.Ş.
İSTANBUL
Klodfarer Cad. İletişim Han 7/2 Cağaloğlu 34400 İstanbul / Türkiye
Tel : +90 212 516 22 60 (Pbx)
Fax : +90 212 516 12 58
iletisim@iletisim.com.tr
|